gönül hanım romanı hakkında
Bugün ve geçmiş arasında
“Ciğerdelen”, iki zamanlı bir roman. Şimdiki zamanda geçen hikayesinde, tutkulu bir aşk etrafında, Türk romanının geleneksel temalarından Doğu-Batı çatışması işleniyor. Geçmişe döndüğünde ise, romanın kadın kahramanı Cangüzel’in yazdığı hikayelerle 17.yüzyıla, Estergon Kalesi cengine uzanıyoruz. Ahmet Müftüoğlu’nun “Gönül Hanım”ı(1920), ya da Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü”(1946) gibi Türkçülük düşüncesi ile yazılan diğer romanlarda da rastladığımız bu ikili zaman kullanımıyla, Safiye Erol tarih bilincini derinleştirmek istiyor. Çünkü “tarihte geçmişin öylece var olması değildir tarih bilincini yaratan; tarih bilincinin tam olarak oluşması için, bugün ve geçmiş arasında bilinçli bir bağlantı kurulması –yani tarihsel anlatı olarak tespit edebildiğimiz zihinsel faaliyet- gerekir”.
Batılı hayat tarzına ayak uydurmak adına geleneksel değerlerini tümüyle yitiren kocası Haşmet’ten ayrılmak üzere olan Cangüzel ile, Avrupa’da tamamladığı mimari eğitimini ülkesinin hizmetine sunmak isteyen Turhan Tuna’nın aşkı, çevrelerindeki engeller, Haşmet’in yeni sevgililere oynadığı oyunlar ve Turhan’ın çekilmez kıskançlıklarıyla birlikte ilerliyor. Romanın şimdiki zamana yayılan hikayesinin yazıldığı dönem ve yazarın bağlandığı düşünceler dikkate alındığında şaşırtıcı olduğu söylenebilir. Çünkü, milliyetçi-muhafazakar bir ideolojinin taşıyıcısı bir genç kız olarak Cangüzel, oldukça açık görüşlü, modern ve hatta Turhan’la evlilik dışı bir ilişki sürdürüp çocuk doğuracak kadar cesur...
Tanzimat romanı ile başlayıp Cumhuriyet dönemine Yahya Kemal, Tanpınar, Peyami Safa, Abdülhak Şinasi Hisar gibi yazarlarla taşınan Doğu-Batı karşıtlığına da 1940’lı yılların Türkçülerinden farklı yaklaşıyor Safiye Erol. O, bütün erdemlerin yüklendiği bir Doğu’lu kimliğe sarılıp Batı’dan gelen her şeyi reddetmekten yana değil, bir sentez arayışında; “Garbın zahiri üstünlüğü için fazla söze lüzum yok değil mi? Fakat hakiki insanlık kemali aranırsa, itiraf edeyim ki ben bu noktada garbın üstünlüğüne hiç inanmadım. Milletimin yaratmış olduğu şarkvari medeniyeti tahlil ederken noksan, noksan! diye tenkit ettiğim gibi bugünün garp medeniyetini seyrederken de bağırıyorum: Büsbütün noksan!” dedirtiyor kahramanına. Ve devam ediyor kimliğini arayan Turhan Tuna; “bir garplı meslektaşım şu satırları okusa belki der ki: ‘imkanı yok, bu adam bir mimar olamaz. kendi hicranına gömülü; kendinden dışarı çıkamayan bir şahsiyet, bir şarklı.’ Ona karşılığım şudur: Senin kusurun da bir türlü kendi içine girememekliğindir. Siz garplılar, içinize bakmaya vakit bırakmamak gayesiyle kumpası kurmuşsunuz. Marifet değil. biz noksanız, siz de noksansınız. El ele verip meziyetlerimizi harman etmek kabil olsaydı belki dünyada yeni bir altın çağ gelişebilirdi”!..
Lise ve üniversite eğitimini Avrupa’da tamamlayan Safiye Erol, kimi zaman, “Bununla beraber, biz dünyayı kazanmış ve dünyayı kaybetmiş bir milletin çocuklarıyız. Her ölümden sonra bize dirim ve kalkınma mukadderdir, mayamızda ölmezlik var” ya da “her dilde insanla buluştum, tanıştım. Türklerde gördüğüm halis insanlık mayasına bir yerde rastlamadım. Türklüğün seçkin numuneleri, siz yıkanmış altın gibisiniz” tarzında milliyetçi söylemlere yer vermekle birlikte, ırk üstünlüğüne dayalı bir milliyetçiliğe düşmemiş; “ey benim Asya ile Avrupa kavşağı kutsal yurdum! ey benim Tanrısal bir ibre gibi hem doğuya, hem batıya ölçülü ahenkle cevelan uran Türk milletim! Yeryüzünde insanlığın bir başta bir başa yarattığı birbirine zıt manaların hepsini tadan, ayrıksı ve küskün alemleri kendi vücudunda yoğurarak “yeni insan”ı kalıba dökmek namzetliğini nurdan bir çelenk gibi alnında taşıyan yurt kardeşlerim. bizim bayrağımızda doğunun hilaliyle batının yıldızı kucak kucağa görünmez mi?”...
Milli Edebiyattan milliyetçi romanlara
“Ciğerdelen”in tarihe dönük yüzünü Cangüzel’in hikayelerinin oluşturduğunu söylemiştim. Cangüzel ve Turhan, Macaristan’da yaşayan Osmanlı Sipahilerinden Hersekoğulları’nın soyuna dayanıyorlar; Cangüzel’in Turhan tarafından büyük bir hayranlıkla okunan ve ona yeni bir kimlik taşıyan hikayeleri de Hersekoğulları’nın tarihini konu ediyor. Böylelikle Türklerin şanlı geçmişine tanık oluyoruz; “İşte tez elden Sigelhiti de alıyoruz. Erdil hem Orta-Macar bizimdir. Kılıcımız Beç(viyana) üzerine kalkmış, imanımız Kızılelma’ya yönelmiştir. Türk’ün zaferi tamam olmasına kıl kaldı” diyor Turhan Tuna’nın atası koca Turhan Bey...
Her ulusal kimlik tasarımının tarih yazımı kadar o tarihi popülerleştirecek romanlara da ihtiyacı vardır. İşte bu nedenle, Osmanlıda 1908’lerde başlayan Türkçülük akımına paralel olarak ilerleyen Milli Edebiyat akımı, yeni bir kimlik inşası için -hikaye ve romanda- Türklerin “bozulmamış” ve muzaffer tarihine çevirmişti yüzünü. Düşünsel alanda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, edebiyatta Ömer Seyfettin, Halide Edip, Müfide Ferit Tek ve Ahmet Müftüoğlu gibi isimlerin göze battığı bu ilk dönem Türkçülerin bir kısmı -Cumhuriyetten sonra- Kemalist milliyetçilikle uzlaştı. 1930’lu yıllardan başlayarak yükselen ırkçı turancı milliyetçiliğin ideologları ise Nihal Atsız ve Reha Oğuz’du. Çok partili dönemin açılmasından sonra ise çeşitli dergiler etrafında örgütlenen ve resmi düşünceye karşı çıkan Necip Fazıl Kısakürek’in başını çektiği Türk-İslam sentezci düşünce milliyetçiliğin en yaygın akımı haline geldi. Eski Türk topluluklarının bir ulus bilinci taşımaları, yüce ahlaki ve kültürel değerleri, her an tetikte bekleyen dış düşmanlar gibi temel öğeleri ile milliyetçi kesimlerin tarih anlayışı, Türklerdeki milli şuurun eski Türk toplumlarında da varlığını arayan resmi tarih yazımıyla benzerlikler gösteriyordu.
Milliyetçiliğin hangi fraksiyonunda olursa olsun, savunulan düşüncelerin en önemli/popüler taşıyıcısı daima tarihi romanlar olmuştur. Buradan yola çıkarak, milliyetçi bir allegoriye karşılık gelen popüler tarih romanlarının sağ/milliyetçilik literatüründe özgüven duygusunu biçimlendirdiğini ve Cumhuriyetin yarattığı tarihsel kopmadan doğan şizofreniyi giderdiğini söyleyebiliriz. Safiye Erol’un “Ciğerdelen”i de anlattığı hikayesi ve barındırdığı ideolojisiyle, Türk edebiyatının milliyetçi muhafazakar kanadında yer alıyor, ama doğrudan doğruya yukarıda özetlediğim çizgilerden birisi içinde değerlendirmek yanlış olur onu. Safiye Erol, hem geleneksel değerleri, hem Türklerde var olan halis insanlık değerlerini, hem de Cumhuriyetin sağladığı modern yaşantıyı savunuyor. Irksal bir üstünlük iddiası ya da Turan ülküsü de yok. “Ciğerdelen”in önemi, Cumhuriyet Dönemi düşünce hayatının bir parçasını yansıtmasından geliyor. Ne var ki gerek o düşünce biçimleri, gerek anlattığı aşk hikayesiyle bugüne fazlasıyla uzak bir metin. Roman kahramanları bir ideolojiyi taşımak için yaratıldıklarından, bu tek boyutlu şahısların aşkları, acıları, ilişkileri de inandırıcı olamıyor elbette.
Edebi anlamda yetersizliklerine rağmen, bir dönemi anlamak ve artık yitip giden bir dilin tadına varmak için yine de okumak gerekiyor “Ciğerdelen”i...
A. Ömer Türkeş
Vazgeçmek
VAZGEÇMEK
Enstrüman seçmek için bir karar almam gerekiyordu.
Ya keman çalacaktım ya piyano; ya flüt çalacaktım ya da akordeon....
Olmadı, hepsini istedim, hiç birinden vazgeçemedim.
Yıllar geçtikten sonra her enstrümanı iyi çalabiliyorum; ama hiç birinde virtüöz değilim.
Bir enstrümanla isim yapamadım. Ne kemanla tanınan bir eserim var, ne de piyanoyla..
Bütün enstrümanları iyi çalıyorum, ama kimse tanımıyor beni.
Başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış.
Başarı bir verişmiş; bir şeyi alabilmek için bir şeyi vermek, diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş.
Keşke kemani seçseydim ve diğerlerinden vazgeçseydim.
Karıma da hayati zindan ettim, sevgililerime de...
Hiç birinden vazgeçmedim.
Yani... Evlilik sadece birisi için karar almak ya, diğerlerinden vazgeçmek...
İşte evlenirken ben bunu anlamadan evlenmişim.
Evlendikten sonra başka kadınların da olduğu bir hayati yaşamaya devam ettim.
İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama ne onlardan birinde, ne de karımda karar kılabildim.
Yıllar sonra şimdi yapayalnızım...Ne karım kaldı, ne de diğerleri...
Keşke birini gerçekten seçebilseymişim, ama, yapamadım.
Tıpkı enstrüman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim bos kaldi.
Almak için bırakmak gerekiyormuş. Dolu bos yaşamak.
Hayatim boyunca yapacak çok isim oldu; hepsini yapmayı istedim.
Hangisinde 'en iyi' yim? Şimdi bakıyorum, kazananlar, başarılı olanlar hep bir tek şey yapmışlar.
En iyi olmak için önce seçmek ve diğerlerini bırakmak gerekiyor.
İşte de böyle, özel yaşamda da...
Bu seçimi yapmamız gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları daha uygun...
Bir ara ekonomik sıkıntıya düştüm. Tasarruf gerek.
Başladım her şeyden %10 kesmeye, ne anlamsız bir uğraşmış bu. %10 daha az peynir yemek, cay içmek..
Bu tasarruf çok acı verdi bana, her an hissettim. Her şeyden %10 kesmek tabiatıma uygundu tabii. Çok sonradan anladım; sadece taksiyle dolaşmayı bıraksam yetermiş!
Her kalemden %10 değil, etkili kalemi bulmak gerekiyormuş.
Yani, orada da secim yapmak gerekiyormuş...
Her seçim bir kaybediştir' Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
Sabah işe gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.
Kalkar kalkmaz hayat bin seçeneği dayar burnunuzun ucuna...
’Ne giysem' telaşından, öğle yemeğinde 'Ne alırdınız? ' diye başucunuzda biten garsona,hangi kanaldaki filmi izlesem' kararsızlığından, ‘bize oy verin' diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.
Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.
Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz.
Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir.
Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.
Ama yasam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez.
Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yasama şansınız yoktur.
Bu secim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir.
Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir.
Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.
Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.
Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir.
Can Dündar